Teravihte gülen çocuklar

No Comments

İmam Allahuekber dedi.
Arka saflarda gülen çocuk sesleri.
İlk dört rekatı bitirdik.
Tam çocuklar Allaaaahümme salliiii…
diye salavata başlamışlardı ki;
taburede namaz kılan büyüklerimiz ve
imam hep bir ağızdan yüklendiler çocuklara.

ÇIKIN DIŞARI, ÇIKIN DIŞARI…

Çıktılar çocuklar dışarı.
On kadar çocuk.
Sanki cami boşaldı.
Ben ne duruyorum ki; ben de çıktım dışarı.
Ortaya bir de şiir çıktı.

Teravihte gülen çocuklar
Teravihte gülen çocuklar,
Bütün dualar ezberinde
Ama melek mi gıdıklıyor ne
Gülüyorlar namazın orta yerinde.

Teravihte gülen çocuklar,
Elbet susmayı da bilirler
Kaş çatmasa büyükler
Tam otuz gün gelirler.

Teravihte gülen çocuklar,
Mümin, cemaatin hepsinden
Ne kızarsın imam amca
Orman bıkar mı kuş sesinden.

Teravihte gülen çocuklar,
Camideki en iyi fikir
Çünkü onlar dört rekatta bir
Getirilen salavat gibidir…

Teravihte gülen çocuklar,
Size kızanlara ne dersiniz
Anlatsam onları bir size
Ömür boyu gülersiniz…

Mahmut Bıyıklı

Rahmet Ayı Ramazan

No Comments


Selman-ı Farisi Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem Şaban ayının son gününde bize okuduğu bir hutbede şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınıza geldi.

“Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır.

“Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazları meşru kıldı.

“Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.

“Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.

“Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşak katlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cen nettir.

“Bu ay yardımlaşma ayıdır, bu ay mü’minlerin rızkını arttıracak aydır.

“Bu ayda her kim oruçlu bir mü´mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden azat olmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur.”

Ashab-ı Kiramdan bazıları, “Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz” dediler.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü´mine iftar ettirene de verir” bu yurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

“Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.

“Bu ayda her kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse Allah onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.

“Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı kılarsınız, diğer ikisinden ise hiçbir vakitte ayrı kalamazsınız.

“Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, Kelime-i Şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah’tan mağfiret dilemenizdir.

“Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah’tan Cenneti istemek, diğeri Cehennemden Allah’a sığınmaktır.

“Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cenne’te girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir.”

[et-Tergib ve´t-Terhib, 2:94-95]

Refref’in kutlu süvarisi

No Comments

Dudakları şeker ezenlerden biri diyor ki, bir zamanlar, adaletli sokakların kenti olan Bağdat’ta, siyaha bürünmüş bir dilenci, Abbasi halifelerinin iftiharı olan Harun Reşit’in yolunu kesti ve “Harun!” dedi

“Sana bir hediye getirdim. Bir hediye ki senden önceki hiçbir hükümdar böylesine değerli bir cevhere sahip olmadı.” Halife kederli bir günündeydi ve adamları dilenciyi yanından uzaklaştırmak istediler. O biçare ise hiç telaşlanmadan, yırtık giysisinin yakasına elini uzattı, eskimiş, kirlenmiş, yazıları dağılmak üzere olan bir kâğıt parçası çıkardı, halifeye sundu. Dilenci sözlerine başlarken “kıymetli bir cevher” demişti, herkes halifeye sunduğu şeyin, en azından bir yakut veya elmas olmasını bekliyordu. Bu yüzden, kirli bir kâğıt parçası elbette muhafızları öfkelendirdi. Oysa kâğıdı eline alan öfkelenmemiş; bilakis yüzü aydınlanıvermişti. Sevindiği, çok sevindiği belli oluyordu. Öyle ki kâğıda baktıkça şad oldu, dudakları kıpırdadıkça abad oldu. Üzüntüsü dağıldı, kederi gitti. Dünyalar onun olmuş gibi bir hale yetti. Fakire o derece çok bahşişler verdi, o kadar hazineler sundu ki, daha evvel bir hükümdarın, bir dilenciye hiç bu kadar yüksek bir ihsanda bulunduğunu tarih yazmamıştı. Bununla yetinmedi, sırtındaki mücevher işlemeli kaftanını zavallının omuzlarına giydirdi, parmağındaki mücevher yüzüğü avucuna sıkıştırdı. Durmadı, sarayına koştu, altın ve gümüşten ne varsa fakir fukaraya dağıtılmasını buyurdu.

Geceydi… Harun sevincinden uyuyamıyordu. Bir ara dalar gibi oldu. O sırada rüyasına iki cihanın serveri, evvelkilerin ve sonrakilerin efendisi, kâinatın övüncü Muhammed Mustafa girdi. Lütfen ve keremen buyuruyordu ki;

“Ey Harun!.. Mademki benim hilyemi görünce böylesine memnun ve şâd oldun, mademki beni yakından tanımakla hürmetini çoğaltıp salavat okudun; o fakir ki senin ihsanlarınla zengin oldu; şimdi ben de sana öyle zengin bir müjde vereyim ki beni sevenlere ibret olsun. Çünkü Allah Teala ‘Ey Habibim!” buyurdu, “Senin hilyeni görenler şâd olsun, onu muhafaza edeni belalardan muhafaza edeyim, onu (zihninde veya üzerinde) taşıyanı kıyamete dek koruyayım, cehennem ateşi o kişiye haram olsun, bir azaba uğramasın, didarımı görsün!’.”

O günden sonra, zarif insanlar, kendilerine Hilye nüshasıyla gelen bir dilenciyi geri çevirmediler; devletlular, hilyeyi vasıta ederek talepte bulunan hiç kimseyi kapılarından boş döndürmediler… Hilye hürmetine suçluları affetmek, hilye yüzü suyuna küs ile barışmak bir gelenek oldu…

Hakanî Mehmet Bey (ö.1605) anlattı bu hikâyeyi bize. Hilye-i Saadet adlı o muhteşem eserinde. Hilye, Türk’e özgü bir edebi tür oldu sonra. Türk ruhunda uyanmış bir sevginin çiçekleri oldu, hasbahçelerde gül gül açtı. Kâh şiire döküldü, kâh nakşa yansıdı… Ama illa ki hat olup çizildi, münhanilerde birikip keşidelerde uzayarak yazıldı, yazıldı, durmadan yazıldı…

Peki hilyeler neyi anlatırdı; Harun’u o derece sevindiren neydi?!..

Hilyeler, kâinatın incisini ve Refref’in süvarisini anlatıyordu. Onun vücut yapısını, güzel ahlâkını, hâl ve hareket tarzını, tavır ve davranışlarını, mahzâ O’nu anlatıyordu. O ki eşref-i mahlukat idi, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmişti. O ki bütün şahsî ve hususî hayatı ümmetine örnek idi, o ki bakışıyla ve duruşuyla, durması ve kımıldamasıyla ümmetine rehber idi. O’nu tanımak, O’nu bilmek bunun için önemliydi ve Hilyeler aslında bir özleme cevap veren yüzyılları kuşatmış bir hasret hayalinin cevabıydı. Hilyeler, O’nu tanımak, bilmek isteyen hasret gönüllerin özlemiydi. Hilyeler rehberini görmek isteyen uzak yolcuların asırlar süren en ihtişamlı emeli, belki O’nu görmeyenlerin yüzyıllarca biriken özleminin adıydı. Hilye, binlerce yıl kaç binlerce Ebubekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların; sonra Amine’lerin, Hatice’lerin, Ayşe’lerin hasretiydi ama Fatıma’nın ağzından gözyaşı olup dökülmüştü:

“Babacığım! Senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim!..”

İşte o vakit Efendim Muhammed, çağırdı Ali’yi yanına, o yiğitler yiğidi Ali’yi ve buyurdu:

“Hilyemi yaz ki vasıflarımı görmek beni görmek gibidir.” İlmin hazinesi ile kapısı arasında geçen bu konuşma bize hilyeleri verdi. Ve Ali yazdı, O’nun “Beni rüyâsında gören kimse, beni sağlığımda görmüş gibi olur; çünki şeytan benim sûretime giremez.” buyurduğunu bilerek yazdı. Yazdı ki O’nu cihan tanısın, yazdı ki O’nu can tanısın. Hayatta göremeyenler rüyasında görerek tanısın, rüyada doymayanlar hayal edebilsin tanısın… Hele ezberlesin okusun, okusun ezberlesin…

O’nu en ziyade şairler ve hattatlar tanıdı. Şairler O’nu tanımak için mısra mısra damıttılar ince fikirlerini, hattatlar harf harf yürüttüler zarif sanatlarını. Hz. Ali’nin yazdıklarını yeniden yazdılar; bıkmadan usanmadan, usanmadan, bıkmadan… Ve “Hz. Ali, Hz. Peygamber’i vasfettiği zaman şöyle buyurdu: Hz. Peygamber’in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında ‘nübüvvet mührü’ vardı. Bu, O’nun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: ‘Ben, gerek O’ndan ve gerekse O’ndan sonra, Rasûlullah gibi birisini görmedim’ demek suretiyle O’nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat ve selamı O’nun üzerine olsun.”

Mi’rac kandiliniz mübarek olsun. Ve yarından tezi yok, evinize bir Hilye kitabı veya levhası götürün…
İSKENDER PALA – ZAMAN

i.pala@zaman.com.tr

Dağcı gerçeklikle hayal arasında bir yerde kalır

No Comments

Bir şeyler hissediyorsun, görüyorsun ama o gördüklerin gerçek değil ve sen bunun farkında değilsin. Yani gördüğünün son derece gerçek olduğun zannediyorsun ve halüsinasyon içerisinde yaşıyorsun. Güvenli olabilmek için algılarının ve melekelerinin en üst düzeyde açık olması gereken tehlikeli bir yerdesin ve bu zihinsel yanılsamalarla kendini başka bir yerde olduğunu farz ederek hareket ediyorsun.

K2′den inerken halüsinasyon gördüğünüzü söylüyorsunuz. Bunlar nasıl halüsinasyonlardı ve bu durumu diğer tırmanışlarda da yaşadınız mı?
Halüsinasyon çok enteresan bir mekanizmadır. Normal şartlarda ve normal yaşamda böyle bir şey yoktur. Lakin yüksek irtifa dağcılığında var. Oksijen oranının düşük olması nedeniyle dağcılarda aşırı efor harcamaya bağlı olarak bir takım mental bozulmalara yol açabiliyor. Dağcı gerçeklikle hayal arasında bir yerde kalır. Bir şeyler hissediyorsun, görüyorsun ama o gördüklerin gerçek değil ve sen bunun farkında değilsin. Yani gördüğünün son derece gerçek olduğun zannediyorsun ve halüsinasyon içerisinde yaşıyorsun. Güvenli olabilmek için algılarının ve melekelerinin en üst düzeyde açık olması gereken tehlikeli bir yerdesin ve bu zihinsel yanılsamalarla kendini başka bir yerde olduğunu farz ederek hareket ediyorsun. Benim başıma gelen halüsinasyonlar her seferinde beni güvenli ortamda tutacak şekildeydi. 1998′deki tırmanışım Lhotse’de dönüş yolunda başıma geldi. Kafamda inmem gerektiğini biliyorum. Ama nereye indiğimin farkında değilim. Kendimi başka bir yerde zannediyordum. Hemen ileride bir yerde bir kulübe ve limonata var. “Ha gayret oraya gidince bu limonatayı içeceksin” gibi bir hayal vardı kafamda. Normalde ne orda öyle bir kulübe ne limonata var. Tek şey inmem lazım ve oraya gidebilirsem kurtulacağım.

K2′de benzer bir şey yaşamışsınız sanırım.
K2′de de hareket edemez hale geldim. Vücudumun bütün enerjisi gitti ve kendimden geçtim. Dik bir buzuldayım ve yamaçta durabileceğim yer de yok. Ya bir yere bağlı olmam gerekiyordu ya da sürekli hareket halinde olmalıydım. İşte ben tam bu yerde hareket edecek enerjim bitti. Kazmayı yamaca saplayıp onun üzerine yattım ve o halde bir gece geçirdim. Oradaki halüsinasyon ise şuydu, “Şimdi birileri gelecek, İstanbul’dan arkadaşlarım yanıma geliyor. Bana sıcak çorba, çay gibi şeyler getiriyorlar.” Kısacası benim halüsinasyonlarım beni hayatta tutmaya yönelik halüsinasyonlardı. O yönden şanslıydım diyebilirim.

Dikey Limit, Kuzey Yamacı gibi filmler mevcut. Tırmanırken bu filmlerin sahnesi gözünüzün önüne geldiği oluyor mu? Mesela ben yüzerken Jaws filmleri aklıma geliyor ve bu de beni tedirgin ediyor.
(Gülüyor) Ben de böyle bir şey olmuyor da tırmanışlarla ilgili filmleri seyrederken kendi yaptığım tırmanışlar akılama geliyor. Bir de neyin olup neyin olamayacağını bildiğim için abartılı sahneleri ayırabiliyorum.

Özellikle de Kuzey Yamacı filmi fazlasıyla etkileyiciydi.
Evet evet.

Her bir tırmanışınız film tadında. Bu tırmanışlarınızın filme aktarılmasını ister misiniz?
Aslında ben Everest’in de, K2′nin de tırmanışını belgesel yaptım. Bir sürü fotoğraf sergisi açtım.

Başka bir yönetmen tarafından çekilmesini ister misiniz?
Tabii neden olmasın.

Motosikletle çok uzaklara yolculuklar yapıyorsunuz. Nerelere gittiniz ve zor olmuyor mu?
Nereye gidip ve ne kadar kalacağımıza karar veriyoruz ve yola çıkıyoruz. Buna karar verdikten sonra gerisi kolay. Yanımızda hangi malzemeleri götüreceğimizi ve bir tane yeni baskı rehber kitabı alıyoruz. Aslında en önemli ayrıntı bu bence, yeni baskı olacak. Dünyada 25 senedir var rehber kitaplar. Hangi ülkeye gitmek istiyorsan rehber kitapları var. Ne yenir, ne içilir, tarihi, doğası vs her şeyi yazar. İstanbul’dan Katmandu’ya gidip geldim. 4 ay süren bir yolculuktu ve 21 bin kilometre yol kat ettim. Nepal, Hindistan, Pakistan, Tibet, Bhutan, Sıkkım gibi ülkelere motosiklet seyahatleri yaptım. Çok da keyif alıyorum. Zaten şehirde de ulaşım için motosikleti tercih ediyorum. İstanbul için en ideali scooter bence.

Sizin Gölcük’te yaşadığınız bir kurtarma yazınızı okudum ve çok etkilendim. 14-15 yaşlarındaki bir çocuğu sıkıştığı yerden çıkarabilmek için çabanızı, 6 gün boyunca 5 saat uyuduğunuzu ve o anların sizi çok fazla etkilediğini söylüyorsunuz.
Ben aslında o günleri ve depremle ilgili anılarımı hatırlamak istemiyorum. Zaten hiç de hatırlamıyorum, aklıma getirmiyorum. Hepimizin hazırlıksız yakalandığı, gerçekten çok zor bir dönemdi ve çok ağır bir süreçti. Zaten 17 Ağustos depremiyle ilgili sadece bir tane makale yazdım. O da bu bahsettiğin yazı. O deprem, orada yaşadıklarımız, o imkansız mücadele, o korkunç çaresizliğin içerisinde birilerine çare, umut olmaya aç, susuz, uykusuz günlerce çabalamamız hepimizi çok sarstı, çok hırpaladı. Ama o enkazların altından kurtardığımız, ölümün elinden çekip aldığımız 220 can her şeye ama her şeye değerdi.

Bir yaşam kurtarırken neler yaşıyorsunuz?
Ben bu hayatta çok zor ve değerli işler başardım. Dünyanın en zor, en tehlikeli dağlarından bazılarına tırmandım, Birçok ilk tırmanışlar yaptım, bazıları henüz Türkiye’den hala tekrarlanmadı, motosikletimle uzak ülkelere gittim, on binlerce kilometre yol yaptım, çeşitli vesilelerle 80 kadar ülke görme şansım oldu, 7 kıtaya da gittim, ülkemi uluslararası rekabetin değişik alanlarında en iyi şekilde temsil etmeye çalıştım ama bunların hiç birini bir tane hayat kurtarmayla karşılaştırmamam. Hepsini üst üste koysanız da karşılaştıramazsınız. Çünkü milyarlar kere milyarlar koysanız da yine de bitmiş bir hayatı geri çeviremezsiniz. Eğer birisine bir fayda sağlamak istiyorsak bunu yaşarken yapacağız. Ölümden sonra çok geç. Ölüm son nokta ve ondan sonra müdahale etme gücümüz yok. Bu nedenle arama kurtarmada başarılı olabilmek ve bir canı daha ölümün elinden çekip alabilmek için, bazen çok zor ve çok tehlikeli şartlar altında kendimizi parçalarcasına mücadele ediyoruz ve ölümden hızlı davranmaya çalışıyoruz.

Bir hayatı kurtarırken kendi canınızı tehlikeye atıyorsunuz…
Hayatın olduğu bir yerde ölüm de vardır, bunun farkındayım. Kendi adıma ölümü de yaşam gibi doğal kabul ediyorum. Ama genç ölümler, zamansız ölümler ve aslında engellenebilecek ölümler içimi çok acıtıyor. Giden bu güzel yaşamdan geri kalıyor ve aslında yapabileceği, yaşayabileceği sonsuz bir potansiyeli yitiriyor. Ölen kişinin dünyayla bağı kopuyor, buradaki tüm hesabı, eksiğiyle fazlasıyla sona eriyor. Yine de ölümden sonra buradan daha anlamlı ve değerli, daha başka bir yerde yeni bir hayatın başladığına inanıyorum. Onun için dünyanın artık bir anlamı kalmıyor. Ama yakınları burada, kaybettiklerinin tarifsiz acılarıyla başbaşa kalıyorlar. Hele bir evlat, anne-baba, eş, bir dost kaybetmek çok acı bir şey. Allah kimsenin başına vermesin. Bu acılar bir ömür boyu süren travmalar bırakıyor geride kalanlarda. Bizler kurtardığımız hayatlarla, aslında sadece kurtardığımız insanların hayatına değil, kurtardığımız insanların ailelerinin, sevdiklerinin, yakınlarının, dostlarının da hayatlarına dokunuyoruz ve ben sürecin bu tarafını da çok değerli buluyorum. Pek çoğumuz gibi ben de bu hayatta çok zamansız ve çok erken ölümlerle çok sevdiğim dostlarımı kaybettim ve onlarsız olmanın, hayatımın geri kalanında, çok keyif aldığım paylaşımlarımızın artık olmamasının ne kadar hüzünlü ve ne kadar çaresiz bir durum olduğunu hala içimde hissediyorum. O yüzden bizim motivasyonumuz hem hayatını kurtardığımız insanlar hem de hayatını kurtardığımız insanların dostları, sevdikleridir. Onlara sevdiklerini geri veriyoruz ve bir ömür boyu sürecek acılardan kurtarıyoruz. Bu duyguyu hiçbir şeyle kıyaslayamam…

“Sırt çantamı taşıyabildiğim sürece tırmanmaktan vazgeçmeyeceğim”
Sizi en çok zorlayan tırmanış hangisiydi?
K2 Dağı tırmanışı

Bu dağda sizi zorlayan neydi?
Dikey Limit filmini gördün mü?

Evet gördüm.
İşte oradaki hikâye K2′de geçiyor. 8 bin 611 metre yükseklikte Pakistan ve Çin sınırında yer alıyor. Dünyanın ikinci yüksek dağı ama dünyanın tırmanışı en zor ve riskli dağı kabul ediliyor. O tırmanış hayatımın en zor tırmanışıydı. Birincisi K2′dir, ikincisi de Pobeda tırmanışımdır.

Orada nasıl bir zorluk yaşadınız?
Pobeda’da 7 bin metrede 4 kilometrelik bir travers var. Yani dağın bir tarafından çıkıyorsun ve o çıktığın yerden sonra 4 kilometrelik bir sırt hattını geçmen gerekiyor. Ondan sonra da bir 400 metrelik Rusların obelisk dedikleri dik bir tırmanış daha var. Bu dağda dağcı rahatlıkla, kaybolabilir, savrulabilir ve düşebilir ki bu sırt hattında onlarca dağcının cesedi yatıyor.

“Ben dağları çok seviyorum ve sırt çantamı taşıyabildiğim süre de tırmanacağım.” Cümlesini nereye kadar yorumlayabiliriz.
Taşıyabildiğim sürece yani (gülüyor) aslında doğaya çıkabildiğim, doğada performans gösterebildiğim sürece. K2′de aldığım risk ölçüsünde bir daha risk alacağımı zannetmiyorum. K2 hayatımda en çok yapmak istediğim tırmanıştı ve istediğim şekilde de tamamladım. Dağlardan kopmadan keyifli, çeşitli tırmanışlar yaparım diye düşünüyorum.

Solo tırmanışlar daha tehlikeli duruyor. Peki bunlarda kaybolduğunuz oldu mu?
Solo çok daha zordur ve tehlikelidir elbette çünkü en küçük bir aksilikte yapayalnızsın ve yapayalnız çözmek zorundasın her şeyi ama kaybolduğum hiç olmadı. Solo tırmanışlar riskli olduğu kadar bence rahat da oluyor. Çünkü dağcı her şeyi kendi temposuna göre ayarlıyor. Benim de yüksek bir performansım var yüksek irtifada, bu avantajı iyi kullandım iki solo tırmanışımda da. Bu yüzden daha güvenli hareket ediyor ve hızlı gidiyordum. Ama en küçük bir aksilikte bedelini çok ağır ödersin. Bileğini burksan tek başınasın ve hayati sonuçları olabilir.

“Geçmişe değil geleceğe odaklı yaşarım”
Hangi ülkede yaşamak isterdiniz?
Türkiye.

İstanbul’da vakit geçirmekten keyif aldığınız mekânlar neresi?
Boğaz, Ortaköy, Bebek, Arnavutköy, İstanbul’un denizi gören her yeri çok güzel. Belgrat Ormanı’nı da söylemem lazım.

Tırmanırken en çok keyif aldığınız dağ?..
K2′de olmaktan çok keyif aldım. Benim için çok özel bir hedefti, yıllarca hayalini kurdum hatta hayatımda hiçbir şeyi K2 Dağı’na tırmanmak kadar istememiştim. Tırmanış da çok heyecanlı, çok zor ve çok tehlikeliydi.

Size göre en tehlikeli dağ?..
K2 Dağı, zirvesine tırmanan her 3 dağcı için onu deneyenlerin içinden birinin hayatını kaybettiği ve zirvesine ulaşmayı başaran her 8 dağcıdan da birinin geriye dönemediği, objektif tehlikeleri çok yüksek bir dağ. Zaten dünyanın en zor ve tehlikeli dağlarının da başında kabul edilir.

Beğendiğiniz kitap ya da yazar?
Çok var. Hermann Hesse, Nikos Kazancakis, Jerzy Kosiski, Richard Bach, Amin Maalouf

En beğendiğiniz film?
Çok var.

Sizi ne üzer?
Haksızlıklar.

Sizi ne mutlu eder?
Yolunda giden her şey.

En büyük pişmanlığınız?
Pişmanlıklarına odaklanan biri değilim, geçmişe değil geleceğe odaklı yaşarım. Ama büyük pişmanlıklarım yoktur, ufak tefekleri de dert etmemeyi öğrendim.

Yaşamınız boyunca edindiğiniz 3 dost ismi sayabilir misiniz?
Benim dostum diyebileceğim çok insan var Allaha şükür ama isim verip kimseyi alındırmak istemem. Hepsi benim için özeldir ve değerlidir. (Gülüyor)
http://www.milligazete.com.tr/haber/dagci-gerceklikle-hayal-arasinda-bir-yerde-kalir-207374.htm

‘Hayat kurtarmayı hiçbir şeye değişmem’

No Comments

Nasuh Mahruki ismi ülkemizde sürekli başarıyla anılır. Mahruki Sovyet Asya’nın 7 bin metreden yüksek beş tırmanışını da tamamlayan, Rusya Dağcılık Federasyonu tarafından ‘Kar Leoparı’ unvanı verilen, Everest Dağı’na tırmanan ilk Türk ve dünyadaki ilk Müslüman, Yedi Zirveler projesini tamamlayan dünyanın en genç dağcısıdır.

Mahruki, ayrıca 8 bin metreden yüksek Cho Oyu, Lhotse ve K2 dağlarına oksijen desteksiz olarak tırmanmayı başarabilen ender dağcılardandır. Mahruki Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Sıkkım, Tibet, Bhutan ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde motosiklet seyahatleri yapan seyyahtır da.

Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu AKUT’la 1200′ü aşkın insanın hayatını kurtardığı gibi onun için yukarıda saydığımız başarıların hiçbir ifadesi yok. Mahruki, hayat kurtarmayı hiç bir şeye tercih edemeyeceğini ve değiştiremeyeceğini söylüyor. Mahruki’yle yaptığı sporları, tırmanışlarını, tırmanışlarda yaşadığı zorlukları, motosiklet seyahatlerini, AKUT’u, hedeflerini ve başarılarını konuştuk.

Birçok sporu aynı anda yapıyorsunuz. (dağcılık, mağaracılık, yamaç paraşütü, aletli dalış, motor sporları, yelken ve bisiklet) Bu sporların sizde ne gibi etkisi oluyor avantajları ve dezavantajları neler?
Doğuştan getirdiğim özelliklerim ve sonradan kazandığım yeteneklerim gereği, rekabet avantajımın en fazla olduğu dağcılık sporuna ayrı bir önem veriyorum. Benim en üretken ve en başarılı olduğum ve en çok keyif aldığım spor dağcılık. Tabi bu sporların hepsi belirli bir fiziksel yetenek, psikolojik hazırlık, kas beyin koordinasyonu ve spor zekâsı gerektiriyor. Aslında bir insanda bu alanlarda özel bir yetenek varsa ve bir branşta başarılıysa rahatlıkla diğer branşlarda da yine başarılı sonuçlar alabiliyor. Sonuçta bu spor dalları aşağı yukarı, insanın hep benzer kabiliyetlerini kullanmasını gerektiriyor. Bu sporları bilmek birbirlerini çoğunlukla olumlu yönde etkiliyor diyebilirim. Birinde edinilen tecrübe ve yatkınlık diğerlerini de kolaylaştırıyor.

Yaptığınız sporlar uçuk olarak adlandırılıyor. Sizin bu spor dalları seçmenizin nedeni ne?
Çocukluğumdan itibaren doğayla ve hayvanlarla çok sıcak ve rahat ilişki kurdum. Üniversitede ise, 20 yaşında dağcılık ve mağaracılık sayesinde doğada spor yapma fikriyle tanıştım. O sıralar Bilkent Üniversitesi’nde İşletme okuyordum. Yeni kurulmakta olan dağcılık kulübüne adımı yazdırarak denedim ve çok etkilendim, çok hoşuma gitti. İlk andan itibaren tırmanma konusunda yeteneklerimin yüksek olduğunu keşfettim. Dağcılık, tırmanış, dalış, yamaç paraşütü, mağaracılık gibi doğa sporları, üretkenliğimin en güçlü olduğu, kendimi en iyi ifade edebildiğim ve kendi doğama en çok yaklaştığım alanlar. Bu sporlara uzun yıllar bu kadar ağırlık vermemin en önemli sebebi de bu. Hayatıma eşsiz ve çok özel bir anlam ve değer kattılar, yaşamdaki tatminimi ve mutluluğumu çok yukarılara taşıdılar.

Risk ne kadar?
Bu tür sporlar doğası gereği riskli ve tehlikeli sporlardır. Doğa sporlarındaki karmaşık ve çok etkileşimli riskli ve tehlikeli süreçleri yönetebilmeyi öğrenmek kişiye çok farklı kazanımlar getiriyor. Bu bir oyun değil, insan bu tür sporlarda yaralanabilir, sakatlanabilir hatta daha kötüsü de olabilir. Yüksek bir fiziksel kondisyon, dayanıklılık, teknik beceri, zihinsel hazırlık ve içsel bir disiplinle kendinizi yetiştirmeniz ve geliştirmeniz gerekiyor. Takım dinamiklerine sahip iyi bir takım oyuncusu olmak, çevreyi çok iyi gözlemlemek, kritik süreçlerde karar verme becerileri ve liderlik gibi özel beceriler de kazandırıyor kişiye. Bu kabiliyetlerin hepsini beraber kullanmayı ve etrafınızdaki tüm olan biteni, tüm aykırı değişimleri fark edebilmeyi ve süreç içindeki tüm etkileşimlerini hesap etmeyi ve yönetebilmeyi de öğretiyor.

Rakip anlayışınız nasıl, diğer sporlarda olduğu gibi sizde de rekabet var mı?
Dağcılık seyircisi olmayan bir spor. Dağcılar hedeflerine ulaştıklarında onları alkışlayacak, takdir edecek bir salon dolusu, bir stadyum dolusu insan yok etraflarında. Bütün her şey dağcının kendi içinde yaşanıyor ve işte tam da bu yüzden çok anlamlı ve çok özel. Çünkü burada rol yok, taklit yok, yapaylık yok, başkalarının gözüne girmeye çalışmak yok, sadece doğallık ve dağcının yüklediği anlamdan gelen paha biçilmez bir değer var. Hayatı böyle görebiliyorsan ve yaptıklarını sadece sen öylesini istediğin için yapabiliyorsan, o zaman içten ve samimi bir şekilde kendini geliştirmek istiyorsun, dünkü senle bugünkü sen arasında bir fark, bir gelişme olmasını istiyorsun ve her elde ettiğin başarıyla, biraz daha gayret ve özenle daha da iyisini, daha da fazlasını yapabileceğini fark ediyorsun. Bunlar da insanı kendi içinden gelerek motive ediyor. Spor tarafıysa zaten insana çok şey katıyor. Rakibine saygı duymayı ve onunla doğru bir zeminde iletişim kurmayı öğretiyor. Adil rekabeti ve adalet duygusunu geliştiriyor, dürüst kazanmayı ve onurlu kaybetmeyi öğretiyor. Bütün bu kabiliyetler hayata karşı daha doğru bir duruş getiriyor.

Bu sporlara başladığınızda aileniz ve çevreniz nasıl tepkiler verdi. “Ne işin var senin dağlarda diyen oldu mu?”
Ben çevremdekilerin ne dediğine çok da bakan biri değilim. Kendi kararlarımı, üzerinde titizlikle, enine boyuna düşünerek veririm. Bir karar verdikten sonra da o kararıma bağlı kalırım. Yakın çevremdekiler de kişiliğimin bu tarafını bildikleri için çok da karışmazlar. İlk zamanlarda ailem, arkadaşlarım Türkiye’de yapılmamış, denenmemiş tırmanışları zorladığım için tabi ki endişe ediyorlardı ama hiç engel olmaya kalkışmadılar. Çocukluğumdan itibaren babamda şu inanç vardı hep; “Nasuh bir şeyi kafasına taktığı zaman muhakkak yapar ama eğer şartlar gereği geri dönmesi gerekirse de o geri dönmesi gereken yeri bilir ve öyle yapar, anlamsız yere kendini zorlamaz.” Bu tür bir güven ilişkimiz oldu her zaman. En büyük avantajım da o oldu zaten, ailem tutkularıma engel olmaya kalkmadı hiçbir zaman.

Ailem tutkularıma engel olmadı
Rusya Dağcılık Federasyonu tarafından ‘Kar Leoparı’ unvanını aldınız. Bunu başarabilmek için de 5 tane büyük dağa tırmandınız. Bunu nasıl başardınız ve bu unvanı alabilmek ne gibi zorluklar yaşadınız?
Üniversitede okuduğum dönemlerde yani 22-23 yaşlarımda en büyük hayalim Türkiye’nin ilk 8 bin metreden yüksek tırmanışını yapan dağcı olmaktı. O dönemlerde bizim okula misafir profesör olarak Dimitri Korotkin isimli Rus bir hoca gelmişti. Ben de dağcılık yaptığımız kulübün başkanıyım. Dimitri ülkesinde dağcılık yapıyormuş, Bilkent’e gelince okulda bizim kulübü buldu ve tanışmaya geldi. Tanıştık, konuştuk bayağı da iyi anlaştık. Benim mezun olduğum yaz, Saint Petersburg’daki dağcılık kulüplerinin Tien Shan dağlarındaki 7010 metrelik Khan Tengri dağına tırmanışa gideceklerinden bahsetmişti. Benim hayalini kurduğum 8000 metrelik dağlara başlangıç için harika bir fırsattı bu ve onu tam aradığım sırada kendi kendine karşıma çıktı. “Ben de katılabilir miyim bu tırmanışa?” teklifinde bulundum o da kabul etti. Böyle bir tırmanış için bedava bir paraya, 500 dolara, Terskey Ala Too bölgesinde, 1 aylık kendi içlerindeki ileri seviye bir eğitim programları da dahil olmak üzere 2 ay boyunca Ruslarla Kazakistan ve Kırgızistan’da dağlara tırmandım. Benim için inanılmaz bir tecrübeydi. Çünkü ondan önce Türkiye’de çıktığım en yüksek dağlar Erciyes ve Kaçkar dağlarıydı ki, 4000 metreden biraz daha alçak bu dağlardan sonra bir anda 3 bin metre daha yüksekliğe 7000 metreye tırmandım. Benim açımdan bulunmaz bir deneyim ve harika başlangıç oldu. İlk defa bu kadar yükseğe tırmanıyordum ve henüz 24 yaşındayım. Orada güçlü ve becerikli Rus dağcılarla tanışınca, tabiî ki Kar Leoparı unvanından da haberdar oldum. Khan Tengri dağındaki başarılı ve çok keyif aldığım tırmanışın ardından da Kar Leoparı unvanını almaya karar verdim. İki senede 1993-1994 yazlarında da kalan tırmanışları tamamladım. En son Pobeda’ya çıktım, ki Pobeda, dünyanın en kuzeyindeki 7000 metreden yüksek dağ. Son derece zorlu ve tehlikeli bir tırmanışı var ve zirvesine ulaşan her 6 dağcı için 1 dağcının öldüğü, ürkütücü bir istatistiğe sahip. Bu tırmanışı çok iyi hazırlanarak ve çok iyi aklimatize giderek solo, yani tek başına tırmandım ve Türkiye’nin de en yüksek solo tırmanışını yapan dağcısı oldum ve bu tırmanışımla da seriyi tamamladım ve Kar Leoparı unvanını aldım. Hatta bu solo tırmanışımdan Ruslar ve Kazaklar da çok etkilendiler ve ana kampta kaldığım 18 gün için yemek, içmek, konaklama, tırmanış için benden hiç para almadılar. Bu tabi bana büyük bir özgüven getirdi ve daha fazlasını yapabileceğime inandım. Dedim ki şimdi sıra geldi 8 bin metrelik tırmanışa. Ondan sonra da Everest’e gittim.

Everest’e tırmanan ilk Türk ve dünyadaki ilk Müslüman dağcısınız. Bu durum sizde ne gibi etkilere neden oldu. Everest ulaşılmaz mıdır?
Aslında Everest ulaşılmaz değil. Everest’e artık her sene yaklaşık 500 dağcı tırmanıyor. O yüzden artık Everest’in çok da büyük bir prestiji kalmadı. Sizin dediğiniz o ulaşılmazlık eskidendi. Çünkü müthiş zorluklar vardı. İlk 1953′te tırmanıldı. O zamanlar büyük bir bilinmezlik mevcuttu. 95-96 yılından sonra, hele 2000′lerde gelişen ticari ekspedisyonlar ve yeni anlayışla birlikte pek çok iyi hazırlanmış ama profesyonel olmayan dağcı da Everest Dağı’na tırmanma imkanı bulmaya başladı. Geçen sene, ilk tırmanışımdan 15 yıl sonra Everest’e bir kere daha tırmandım. 95′te tırmandığımda zirvede 20 dakika bir tek ben vardım ve zirvede yapayalnızdım, olağanüstü bir deneyimdi. AKUT’un Antalya Ekibi lideri sevgili Yılmaz Sevgül’le birlikte geçen sene zirvede 50 – 60 dağcıyla birlikteydik. Şimdilerin şartlarıyla Everest’e tırmanmak çok daha kolay diyebilirim.

1.5 milyarlık İslâm aleminde ilk olmak benim için önemli
Everest Dağı’nı sizde daha önemli kalan nedir?
Everest Dağı’na, dünyanın en yüksek dağına tırmanmayı başaran ilk Müslüman dağcı olmayı şu nedenle önemsiyorum. Türkiye’nin nüfusu 75 milyon, dünyadaki İslam alemi ise toplamda 59 ülkeyi ve 1.5 milyarı aşan bir nüfusu ifade ediyor. 1.5 milyarda ilk olmak ve bizden çok daha köklü bir dağcılık geleneği olan İranlı ve Pakistanlı dağcılardan önce bunu başarmış olmak çok daha değerli.

“8150 metrede bayıldım ve geceyi öyle geçirdim”
“İşte şimdi bittim” umutsuzluğunuza kapıldığınız oldu mu?
Bittim dediğim olmadı ama yorgunluktan bayıldığım oldu. Zaten ben, ‘bittim’ diyenlerden değilim. Ne olursa olsun, ben buradan nasıl çıkabilirim düşüncesini hiçbir zaman kaybetmem. K2 Dağı’na 1999 ve 1998 yıllarında hiç kimse tırmanamamıştı, 1997 yılında da bizim çıktığımız Abruzzi sırtı rotasından çıkış yapılamamıştı. İki İtalyan, bir Brezilyalı ve benden oluşan 4 kişilik ekibimizle son 4 yılın ilk tırmanışını yapmıştık bu sırt hattı üzerinden. Ancak tırmanış bizi beklediğimizden çok zorlamış ve çok geç bitmişti. K2′de çok geç bir saatte hava karardıktan sonra zirveden dönerken yorgunluktan, açlıktan, susuzluktan ve oksijensizlikten hepimiz bitmiş ve dönüş yolunda birbirimizi de kaybedip dağın 8200 metrelerinde bir gece açıkta gecelemek zorunda kalmıştık. Üstüne üstlük bir de son kampımızı fırtına nedeniyle kaybettiğimiz için kaz tüyü elbisemi ve kaz tüyü eldivenlerimi de yitirmiştim. Son derece yetersiz malzemeyle, dünyanın en tehlikeli dağında, 8150 metrede, 50-55 derece eğimli dik, buzdan bir yüzeyde, sapladığım kazmamın ve yandan tutturduğum kramponlarımın üzerinde bir gece kelimenin tam anlamıyla can çekiştim ama kendimi hiç bırakmadım ve hep sabah olacak, tekrar güneş doğacak ve sen buradan aşağıya ineceksin diye kendimi şartlandırdığımı hatırlıyorum.

Tüpsüz tırmanmayı da denediniz lakin yarım kaldı…
Ben Everest’ten başka hiçbir tırmanışımda oksijen kullanmadım. K2′de buna dahildir. Everest’e ilk tırmandığımda 8 bin 600′e kadar oksijensiz çıktım. Bir B planı olarak oksijen tüpünü yine de sırtımda taşıdım. İşler çok kötü giderse oksijen kullanacağım diyordum ve ne yazık ki ayak parmaklarımı ısıtamadım, neredeyse donduracaktım yine. Çünkü Kar Leoparı unvanını alırken bir kaç defa dondurmuştum ayak parmaklarımı, bu yüzden de soğuğa karşı hassasiyetim çok fazlaydı. Dolayısıyla parmaklarımı kaybetmemek için sırtımda taşıdığım oksijen tüpünü çıkardım ve kullandım. Aslında tempom gayet iyiydi ama parmaklarımın hassasiyeti korktuğum gibi beni engelledi. Tek sorunum vücudumu ısıtamamaktı. Geçen seneki tırmanışta da muson sezonu tam 1 ay geç geldi Himalayalara çok geç geldi ve bunun neticesinde de yüksek irtifadaki rüzgârlar dinmedi. Sürekli rüzgâr altında tırmanmak zorunda kaldık ve gene çok üşüdük. Yine parmaklarımı ısıtamadım ve dondurmamak için bu sefer de 8 bin 500 metrede de oksijene geçtim.

Yeniden deneyecek misiniz?
Koşullar uygun olursa ve sponsorluk olursa bir kez daha deneyebilirim.

Dünyanın tepesine (Everest’e) çıktığında nasıl bir his yaşadınız?
Orada bir ihtişam var ve bu ihtişam sizi oraya çekiyor. O ihtişamın bir parçası olmak ve bu deneyimi yaşamak bambaşka bir duygu. Zor, tehlikeli, zahmetli, kendine göre çok özel koşulların olması tırmanışı daha cazip hale getiriyor. Hem ihtişamlı hem de oraya ulaşabilmek çok büyük fedakarlık yapmayı gerektiriyor. Zoru başarmak insanı çok daha fazla mutlu eder. Ne kadar zorsa elde edilen başarı, o kadar da büyük bir tatmin duygusu getirir. Everest’in zirvesinde o yapayalnız geçirdiğim 20 dakika içinde, karmakarışık duygular içinde ama tarifsiz bir mutluluk duygusuyla hüngür hüngür ağlamıştım. Ben şu (bahçeyi gösteriyor) yeşili seyretmekten dahi çok büyük keyif alıyorum. Gözüm yeşili, denizi, dağları, gökyüzünü görsün yeterli benim için. Hele bir de içine girebilirsem, orada olabilirsem tadından yenmez…

AKUT gönüllüler sayesinde büyüyor
AKUT çalışmalarınız nasıl gidiyor?
AKUT maşaallah çok iyi gidiyor. AKUT’u hayallerimizin ötesinde bir yere getirdik. Türk Milleti’nin AKUT’a sahip çıkmasıyla ve bazen gönüllü olarak bazen de dışarıdan destek vererek bizi bağrına basmasıyla oldu. Biz AKUT’u yıllar önce dağcı arkadaşlarımla beraber 7 kişi kurduk. AKUT’u kurmaya karar verdiğimizde ben daha 26 yaşındaydım bugün 43 yaşımdayım ve bir gün bile gevşemeden çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Yıllar içerisinde AKUT bir arama kurtarma takımından Türkiye’nin en etkin çalışan sivil toplum kuruluşlarından birine doğru evrildi. Bu, aramıza katılan yeni gönüllülerle birlikte oldu. AKUT’un bugün bir arama kurtarma derneği, bir spor kulübü, bir yayınevi, üniversitelerde öğrenci toplulukları ve daha yeni kurduğumuz bir vakfı var. Bütün bu yapılanmalar AKUT ailesiyle, AKUT gönüllüleri sayesinde yürütülüyor.

Bu başarıyı neye bağlayabiliriz?
Bu ülkede vatanını karşılıksız koşulsuz milyonlarca insan var. Bu insanlar hizmet etmek adına uygun bir çatı bulamıyorlar. İşte sivil toplum kuruluşları da bu çatıları oluşturuyor. AKUT da bir çok faaliyetler göstererek bu açığı kapatıyor. Biz çöp toplama organizasyonlarının yanında okul boyama, muhtaçlara erzak dağıtma, arama kurtarma da yapıyoruz ki bu bizim en iyi yaptığımız şey. Bugüne kadar 900 küsur operasyonda 1235 insan hayatını kurtardık. Üniversite topluluklarıyla birlikte bir çok aktivitelere imza atıyoruz. Kan bağışı, huzurevi ziyaretleri, sokak hayvanlarıyla ilgili bir takım rehabilitasyon çalışmaları yapıyoruz. Seminerler, eğitimler, kitapçıklar, fotoğraf sergileriyle bunları paylaşıyoruz. Bir yurttaşlık sorumluluğu projesine dönüştü ve yeni katılan arkadaşlarla gelişiyor ve yeni ekipler kuruyoruz. Bu giderek de artıyor ve büyüyor.
http://www.milligazete.com.tr/haber/-hayat-kurtarmayi-hicbir-seye-degismem–207298.htm

12 Haziran 2011 Seçimine girecek Mebus adaylarını yanıyalım

No Comments

Çok değerli mebuslar seçeceğiz 12 Haziran’da… Nesrin Altın, Satılmış Külçe, İsa Gümüş, Osman Zümrüt, Sadık Yakut, Sayın Elmas, Ali Mücevher, Necdet Kuyumcu, Kadri Zengin.

*
Mümtaz Maden… Pelin Bakır, Ömer Çelik, Metin Demir, Ferhat Tunç, Ziya Cevherli.
*
Uyarmadın demeyin, şu mebuslarımızla dalaşmamakta fayda var: Musa Çakı, İbrahim Bıçak, Mihrimah Satır, Mustafa Balta, Suna Pala, Kenan Tetik, Ali Külhan, Fevzi Yarbaş, Abdurrahman Kızgın, Osman Barut, Yunus Karabela.
*
Ali Çaldır, Ünal Kaçır, Murtaza Yetiş… Örtülü ödeneği kime teslim edeceğimiz şimdiden belli: Hüsamettin Emanet ve Ebubekir Gizligider.
*
Doğasever bir meclisimiz olacak: Sami Gonca, Hüseyin Filiz, Bahri Yaprak, Cemil Çiçek, Hakkı Fidan, Emine Ağaç… Necla Gül, Sevda Mazı, Nafiye Kayın, Zeynep Kavak, Musa Çam, Hakan Çınar, Ömer Selvi, Mahmut Turunç, Mehmet Sümbül, Aslan Karanfil.
*
Aynı zamanda hayvansever bir meclis… Şenol Sığırcık, Ali Turna, Abdülmüslim Kalkan, Hüseyin Yunus, Hüseyin Arı, Musa Atmaca, Muzaffer Aslan, Mehmet Kartal, Fahrettin Akbaba, Yusuf Mercan, Şerif Ceylan, Selçuk Samur, Kürşat Koç, Yaşar Karagöz, Gülizar Karaca, Ali Boğa, Cahit Kaplan, Nihan Turna, Lütfiye Kurt, Sermin Balık, Hamit Kuş… Kaz bile güdemez bunlar demeyin sakın; Burhan Kuzu, Baki Çoban, Sinan Güden var.
*
Murat Araç, Buket Teker, Gülten Sürücü, Berkant Ezer, Hakkı Beşkazalı’ya dikkat… Mehmet Uçak, Füsun Vapur, Şükrü Yolcu… Işıl Durak, Cemal Bekle, Haydar Durgeç.
*
Filiz Korkunç.
Fazilet Çığlık.
*
Meclis lokantasında görmek istediğimiz mebuslarımız şöyle: Sabri Kuşkonmaz, İsmail Bakla, Gülten Ciğer, Orhan Simit, Erdoğan Acur, Ahmet İyimaya, Nihat Çavdar, Nesrin Tatlıelma, Osman Kayısı, Mehmet Armut, Arif Üzüm, Oktay Fındık, Mehmet Ali Susam, Nurettin Nebati, Şaban Arpa, Orhan Tatlı, Mualla Kaymak, Oktay Ekşi, Sadık Acı, Bahattin Şeker, Şenol Bal, Cihan Şerbet, Ömer Tabak, Zeynep Çanak, Şevket Kazan, Levent Eyipişiren… Yemeğin üstüne, Cihan Kahveci ve İsmet Su tabii… Belgin Tok.
*
Melek Beyaz, Orhan Ak, İdris Kara, Levent Sarı, Yurdagül Kırmızı, Münire Yeşil, Nazım Maviş, rengarenk… Sadık Boya.
*
Demokrasi tıraşına gelince… Nurten Bıyık, Lale Karabıyık, Semiha Palabıyık, Neriman Posbıyık, Pınar Topsakal, Avni Kabasakal, Sabit Köse, Hikmet Kirpiksiz, Erdoğan Tüysüz, Kamil Tarak, Emine Ayna, Şule Tıraş, kambersiz düğün olmaz, Recai Berber.
*
Yüksel Duymaz, Şükrü Görmez, Nihat Altıparmak, Ülkü Kambur, Nurhan Çolak, Müşerref Aksak, Ramiz Topal, Suat Kolukırık… Bozmayın moralinizi, Abdurrahman Kırıkçı da aday.
*
Levent Hekim, Oktay Terzi, Fevzi Bakkal, Bekir Kasap, Sebati Manav, Mehmet Celep, Murat Muhtar, Osman Kaptan, Arzu Kahya, Çağlar Marangoz.
*
Seçkin Akdeniz, Mustafa Karadeniz, Dursun Güney, Emrah Doğu, Hanefi Batı… Lale Çayır, İlknur Çimen, Nilay Pınar, Fatih Dere, Mustafa Irmak, Erdoğan Toprak, Mehtap Düzova, Veysel Dağ, Metin Yanardağ, Gülay Dalyan, Yüksel Orman, hepsi güzel yurdumun güzel insanları… Hakkı Köylü, Mehdi Eker, Halil Ürün, Vahit Kiler de orada.
*
Levent Dakika, Cihan Gün, Çilo Ay, Kerim Yıldız, Hurşit Güneş, Raşit Dünya.
*
Sırma Doğru, Orhan Düzgün, Meral Uslu, Hüseyin Efendi, Günay Temiz, Cahit Pak, Fatma Yatkın, Muzaffer Uyar… Gülşen Ilık, Devrim Serin, Zübeyir Uysal, Ethem Hırçın, Sadık Durmaz, Osman Durmuş, Mustafa Hamarat, Yaşar Kalender.
*
Cemal Tanık, Adem Karakol, Burak Cop, Fikret İp, Muzaffer Cellat… “Masum” Türker, Davut Savcı, Pınar Ergenekon.
*
İbrahim Felek’se…
Egemen Bağış da var.
Bayram Kızılay da.
*
Fatma Abla, Tacettin İkiz, Hüseyin Dede, Mehmet Torun, Beyler Koca, Münevver Bekar, Murat Öksüz, İbrahim Yetim… Caner Okuldaş, Nihat Komşu, Nuri Dost, Nalan Yar.
*
Hamdi Konuk,
Mehmet Geldi.
Hüseyin Üzülmez.
Ahmet Takmaz.
*
Yeni mecliste hava nasıl olacak derseniz… Bazen Alper Bahar, bazen Hanife Yaz, genellikle Sinan Poyraz, İsa Bora, Mehmet Karayel, Hatice Fırtına, Arif Bulut, Mehmet Ayaz, Selma Kış, Özkan Kar, Bülent Buz… Kenan Şimşek, Hami Yıldırım, Muzaffer Çakar, Mutlu Gürler.
*
Eksen kayması meselesine gelince… “İnanç” Bilgi, “Yasin” Şener, “Ramazan” Özkan, “Mümin” Baştürk, “Mevlüt” Ayçiçek, “Cuma” Dağlı, “Hacı” Dursun, Ejder “Oruç”, Ayşenur “İslam”, Ahmet “Kul”, Emin “Dindar”, Abdülbari “Melek”, İbrahim “İmam”, Ali “Adak”, Serkan “Bayram”, Mehmet “Kavuk”, Nesrin “Ulema” mebus adaylarımız arasında.
*
Güya türban girmiyor ama…
Recep “Peçe” girerse şaşırmayın.
*
Tevfik Tiryaki.
Süha Çinçin.
Ali Ayık bu arada.
*
İshak Bıdık, Mustafa Bodur, Güzide Uzun, Ethem Kalın, Muharrem İnce, Aydan Geniş, Hasan Gürbüz, Mert Dolgun, Ahmet Semiz, Abdullah Tombul, Erkan Şişman.
*
Eyüp Dalgın.
Ruhi Açıkgöz.
*
Berna Ergen, Kamer Genç, Atilla Kart, Ali İhtiyar…
Ahmet Yeni, Beril Eski.
Yılmaz Bayat.
*
Haydar Baş, Şener Kafa, Seyfettin Kol, Şaban Dişli… Murat Gülmez, Muammer Güler.
*
Türabi Kayan.
Oğuz Oyan.
Hayrettin Dayanan.
Benden söylemesi…
Ahmet Kaymaz.
*
Global bir meclis aynı zamanda… Arap Karadurmuş, Cezayir Genç, Mahmut Çerkez, Ayşena Çin, Hüseyin Bağdatlı, Sabri Cezayirli, Mehmet Siyam, Caner Seylan, Erkan Dinar, Mehmet Tatar, Meral Venedik, Emine Balkan, Murat Kosova… Cengiz Atlas, İsa Elçi.
*
Vakıf Orhan, İhsan Kulüp, Kemal Dernek… Ender Serbest, Suna Yasak.
*
Filiz Akın, Iğdır adayı.
Doğan “Nayır” var!
Nolamaz yok.
*
Nihad Matkap, Selami Çekiç, Figen Alçı, Tuncer Usta, Tülay Çırak.
*
Mesut Kibar, Seniye Nazik, Mesut Sevimli, Ünal Şirin, Ülker Güzel, Şefik Çirkin… Hakan Şık, Birsen Süslü, Cenk Küpeli, Serkan Kumral, Erdem Esmer… Hamit Cilalı, Tayyar Parlak.
*
Özay Dilber.
Şahin Kalça.
Osman Bak.
*
Bayram Zırh… Mebus olmadan dokunulmazlığı bulunan tek aday.
*
Mehmet Yavaş, Cüneyt Çabuk, Coşkun Gündüz, Gökhan Günaydın, Turhan İçli, Onur Bayar, Sendal Üşen, Hasan İşgüzar.
*
“Deniz” Gerçek, Kemal “Derin”, Salih “Dal”, Faruk “Vurgun”, Yasemin “Cankurtaran”…
*
Ahmet Türk.
İbrahim Türkiş.
*
Askersiz olmaz elbet… Hatice Bölük, Tugay Ordu, İsrafil Kışla, Bilal Topçu, Mustafa Süngü, Meral Er, Beşir Çavuş, Ali Asker.
*
Nevin Hedef, Nabi Avcı, İhsan Oturak, Ayfer Döşeme, Hayati Samut, Salih Şen.
*
Çok uzattık…
Ebru Yeter.

Az ve Öz

No Comments

HZ. MEVLANA’NIN DUASI
“Ey güçlükleri kolaylaştıran Allahım! Allahım bizim yolumuzu gül bahçesi gibi güzelleştir, varacağımız yerde sen bulun, konak yerimiz sen ol, yürüdüğümüz yol bizi sana götürsün, sadece cennete değil. (Mesnevi, Cilt II, Ş. Can) Allahım! Cennet karşılığında, müminlerin canlarını, mallarını satın aldığın gibi, kereminle, bizim su küpümüzü, testimizi de kabul buyur. Şu beş duygudan meydana gelen, şu beş musluklu beden testisini; içindeki suyu, her çeşit kirlilikten, pislikten sen koru, sen temiz tut…” (Mesnevi, Cilt I, Ş. Can)

AĞACA “AĞAÇ” DEYİP GEÇİLMEMESİ İÇİN NE KADAR ÇOK SEBEP VAR
Dinimiz ağaç dikmeye ve dikili ağaçları korumaya son derece önem veriyor. Allah Rasulü (s.a.v) bu konuda bizzat kendisi beş yüz hurma ağacı dikerek örnek oluyor. (Ahmet b. Hanbel) Medine’nin uzak bir yöresinde el-Gabe (orman) bölgesini şartlı olarak kesime açar ve ağaç kesmek isteyene, kestiği ağacın yerine yenisi dikme şartını koyar. (Balazuri, Fütuhu’l-Buldan) Bilal b. Haris’i korucu tayin ederek Medine’de on iki millik sahayı koruluk ilan ederek ağaç kesimini yasaklar. (Yakut el-Hamevi, Mucemu’l-Buldan)

“Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı varsa ve onu dikmeye vakit bulabilirseniz onu dikin” (Buhari, el-Edebü’l-Müfred) diyen Allah Rasulü (s.a.v) gereksiz yere ağaç kesenler için ise, “Kim yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir ağacı boşuna ve haksız olarak keserse Allah onu baş aşağı cehenneme atar” uyarısında bulunur. (Ebu Davud)Efendimiz (s.a.v), davarlarının yapraklarını yemesi için bir ağacı sopayla çırpan adama, “Ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!” sözleriyle yaptığının yanlış olduğuna işaret eder. (Üsdü’l-Gabe)Peygamber Efendimiz (s.a.v) diğer bir hadis-i şeriflerinde ağaç dikmenin önemini şu mübarek sözleriyle anlatıyor: “Müslümanlardan bir kimse bir ağaç dikerse o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadakadır. Yine o ağaçtan çalınan meyve de onun için sadakadır. Vahşi hayvanların yediği de sadakadır. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği mahsul de onu dikene ait bir sadakadır.” (Tecrid-i Sarih)

Ağaç Ki,
Eğile Eğile
İbadet Olmuş

Bir ağaç ki, eğile eğile
İbadet olmuş,
Bir ağaç ki “ağaç”
deyip geçmek
Adet olmuş
Dalları sallana sallana
Salıncak,
Budakları inile çıkıla
Basamak,
Kendisi renkten,
ışıktan, kokudan
Bir demet olmuş,
Cenneti anlatan
Bir ayet olmuş.
Karışmış dallar dallara,
Kuşlarını çağırır yollardan.
Uçurur kuşlarını yollara…
Rengiyle, kokusuyla, tadıyla
Ziyafet olmuş.
Bir ağaç ki “ağaç” deyip geçmek
Adet olmuş.
(Arif Nihat Asya)

ÖLÜME DAİR…
Ölümle son bulur beden ve ruhun yarenliği. Beden topraktan gelip toprağa giderken ruh da asıl menzili olan “beka yurduna” doğru alır yol. Ruh aslına döner; O’ndan geldi, O’na gider.

Etrafındaki tüm kalabalığa rağmen insanın yalnız başına karşılayacağı bir gerçektir ölüm. Ölümü bir gün yaşayacağı gerçeğini düşünen insan hayatın kıymetini daha iyi anlamaya başlar. Ahiret hayatında cennette ve sevdikleriyle beraber olabilmek için dünya hayatını bir araç olarak görüp Rabbi’nin emirlerine uygun yaşama gayretine girer. Bu hal, onun iki cihan mutluluğuna ermesine ve Allah’ın rızasını kazanmasına vesile olur. Mevlasına en güzel şekilde kavuşmayı arzulayan bir kula düşen vazife, hayatı boyunca olacağı hal ve yapacağı dua; Hazreti Yusuf’un (a.s) duası olmalıdır: “…Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat!”
(Yusuf, 101)

Efser Berin
Semerkand Aile 65. Sayı

Sen O’nu Görmesen Bile

No Comments

MURAKABE

“(O,) Allah’ın (her şeyi) gördüğünü bilmiyor mu?”
Alak Suresi/14.Ayet-i Kerime

Bu Ayet-i Kerime Ebu Cehil hakkındadır. Bedir muharebesinde hak ettiği cezayı görmüş olan inkarcıların başı, Peygamber Efendimizi (a.s.) Kabe-i Muazzama’da namaz kılarken görürse boynuna ayağıyla basacağına dair yemin etmişti. Bu haber Resulullah’a iletildiğinde ‘öyle bir şey yaparsa melekler kendisini tutup yakalar’ buyurmuştu. Yine bir gün namaz kılmak üzere Kabe’ye gittiğinde Ebu Cehil söylediğini yapmak istemiş fakat Efendimizin(a.s) önceden haber verdiği gibi ona bu fırsat verilmemişti.İmam-ı Gazali, İhya-u Ulumi’d-din adlı eserinin Kitabu’l-Murakabe bölümünde bu Ayet-i Kerimeyi ‘Her nefsin kazandığını görüp gözeten (Yüce Allah) herhangi bir kimse gibi midir?’ (13/33) ve ‘Allah her şeyi gözetendir’ (33/52) meallerindeki ayet-i kerimelerle birlikte zikretmiştir. Cenab-ı Hakkın er-Rakib (varlıklar üzerinde gözcü) ismi şerifi bu üç ayet-i kerimeden yalnızca üçüncüde geçmektedir. Bununla birlikte bu üç ayet-i kerime de Rabbimizin her yaptığımızı görüp gözettiğini hatırlatan ayet-i kerimelerdir.Cenab-ı Hakkın bizi görüp gözetmesiyle bizim Cenab-ı Hakk’ı görüyormuş gibi hareket etmemiz arasında sıkı bir ilişki vardır. Nitekim Efendimiz (a.s.) ‘Allah’a O’nu görüyormuşsun gibi ibadet et. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.’ buyurmuştur.İmam Kuşeyri, Cibril Hadisi diye bilinen meşhur Hadis-i Şerifte de geçen ‘Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir’ ifadesinin kulların murakabe haline işaret ettiğini söylemektedir. Onun er-Risale adlı eserindeki ‘murakabe’ tanımı şöyledir; ‘Murakabe, kulun, Rab Subhanehu ve Teala’nın kendisinden haberdar olduğunu bilmesi ve bu bilgiden dolayı kendisinin de devamlı olarak Rabbini görüyormuş gibi hareket etmesidir.’Abdullah ibni Mübarek, bir şahsa, ‘Allah u Teala’ya murakıb ol’ öğüdünü vermiş, o şahıs, bu sözü açıklamasını isteyince de ‘Devamlı surette Aziz ve Celil olan Allah’ı görüyormuşsun gibi ol’ demiştir.

Prof. Dr. M.Tahir Yaren

Sabır ve Yakîn

No Comments

“Sabrettikleri ve (Tevrat’taki) âyetlerimize kesin inandıkları zaman, içlerinden (onları) emrimizle doğru yola çağırıp götürecek önderler yetiştirdik.”
Secde Suresi / 24.Ayet-i Kerime

Bu ayet-i kerime İsrailoğulları hakkındadır. Bununla beraber bütün toplumlarda geçerli olan bir ilkeye işaret buyrulmuştur. Bu, önder diye toplumların önüne düşenlerin mutlaka bazı meziyetlere sahip olması gerektiği ilkesidir.Ayet-i kerimede önderlik işinin doğru yola bir davet işi olduğu ve bunun ile gerçekleştirilebilecek bir çaba olduğu da açık olarak belirtilmiştir.Rabbimiz, ideal bir toplumdaki önderlerin iki önemli özelliğini bize bildirmektedir ki bunlardan birisi sabır, diğeri de kendi ayetleri hakkında en ufak bir şüphe dahi taşımamalarıdır.Şüpheden uzak bilgiye “yakîn” denilmektedir. Bu noktada topluma öncülük edecek alimlerde bulunması gereken “sabır” ve “yakîn” hakkında bazı bilgiler verelim ki, her önderlik iddiasında bulunanın gerçek anlamda önder olamayacağı anlaşılsın.

Tasavvufi Ahlak kitabında sabır hakkında çok önemli bilgiler veren Mehmed Zahid Kotku (rh.a.) Hocamız şöyle demektedir:“Cenab-ı Hakk Sübhanehu ve Teala Hazretleri, Kur’an-ı Azimiüşşan’ın tam yetmiş küsur yerinde, müteaddid vesilelerle sabrı zikretmektedir. Sabrın lüzumu, sabrın ehemmiyeti, sabrın derecesi, kemal, sevabı anlatılmakta ve sâbirleri tebşir etmekte, sayısız faydalar saymakta, dolayısıyla kulların sabırlı olmalarını teşvik ve terğib etmektedir. Bundan da anlıyoruz ki, sabır muhakkak lazımdır.”Hz. Ali (k.v.) “Başın vücuttaki yeri ne ise, sabrın da imandaki yeri odur.” Diyerek sabrın önemine işaret etmektedir.

Ahlaka dair kitap yazan ilim adamları sabrı,
1. Belalara karşı sabır,
2. Nefsin ve şeytanın zorlamalarına rağmen günahlara düşmemek için sabır,
3. Rabbimizin bizden istediği şeyleri yaparken gevşememek hususunda gösterilen sabır diye üçe ayırmışlardır.

Büyük alim Kuşeyri, Risale’sinde İbn-i Ata’dan yakîn hakkında şu sözleri nakletmektedir:“İnsanların takvaları ne kadar ise, yakînleri de o kadardır. Takvanın aslı, Cenab-ı Hakk’ın yasakladığı şeylerden uzak olmaktan ibarettir. Yasaklanan şeylerden uzak olmak ise nefisten ve nefsin arzuladığı şeylerden uzaklaşmaktır. Böyle olunca da insanlar, nefse ve nefsin arzularına uzaklıkları miktarı yakîne erişeceklerdir.”En üst seviyede yakîn, ölümle dünyadan göçen kimsenin gözünden perdelerin kalkmasıyla anlayacağı gerçekleri daha dünyada iken anlamasıdır.Büyük zatlardan birisi “Gözümden perdeler kalksa yakînimde bir değişiklik olmaz” derken bu noktaya işaret etmiştir.Yakînin ilme’l yakîn, ayne’l yakîn ve hakka’l yakîn diye dereceleri vardır. Bir şey hakkında bir yerden bilgi almak bilmenin birinci kademesi (ilme’l yakîn), o şeyi görerek bilgisini derinleştirmek ikinci kademesi (ayne’l yakîn), tatmak ise üçüncü kademesidir (hakka’l yakîn).Tasavvufi terbiyenin amacı, kulları zayıf bilgi derecesinden tatma derecesine yükseltmektir. Çünkü tatmayan biliyor sayılmaz.

Prof.Dr. M.Tahir Yaren
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Mantık Anabilim Dalı Başkanı

Dekolte kıyafetler cinsel tacize davetiyedir

No Comments

Dekolte kıyafetler cinsel tacize davetiyedir
05 NİSAN 2011 SAL 00:26
Bir üniversite profesörü “Açık saçık dekolte kıyafetler tecavüze yol açar” deyince bir kısım çağdaşlar kıyamet koparttılar. Sanki bu sözde akla, mantığa, ahlaka zıt bir şey varmış gibi protesto ettiler.
Bir kere, bu ülkede fikir ve görüş hürriyeti varsa, o profesör (Siz beğenmeseniz de) düşüncelerini serbestçe söyleyecektir. Düşüncesine şiddet katarsa, mesela “Yarı çıplak, dekolte giyimli kadınları cebren yola getiriniz” derse laik düzenin hukukuna göre suça teşvik etmiş olur. İslam hukukunda ise kadınların ve baliğa kızların daha düzgün, daha iffetli giyinmelerini tavsiye etmek, bu konuda evliya-i umur baskı yapsın demek suç değildir. Aksine iyi bir şeydir.
Bugünkü düzen veya sistem, devlete müracaat eden kadınlara, üzerinde TC anteti bulunan resmi fahişelik “vesikaları” veriyor. Devlet bunlar için genelevler açılmasına izin veriyor. Bu fuhuştan KDV ve gelir vergisi alıyor. Bu gelirleri devletin bütçesine koyuyor. Diyanet Başkanının, müftülerin, imamların, din dersi öğretmenlerinin, devletten maaş alan herkesin aldığı parada bu serbest vesikalı fuhuş gelirleri bulunmaktadır.
Devletimiz aslında uluslararası bir kadın hakları sözleşmesine imza atmış ve kadınları fahişe olarak çalıştırmayacağına dair söz vermiştir. Varak-ı mihr-i vefayı kim okur, kim dinler.
Açık saçık, dekolte kıyafetler cinsel taciz vak’alarını çoğaltır mı?
Bunu anlamak için uzman olmak gerekmez. Tabii ki, arttırtır. Hele açık saçık dekolte kıyafetli kadın veya kız güzelse…
Açık saçıklık taraftarı, dekolte kıyafet meftunu çağdaşlar bu konuda medyada terör estiriyor. Rejimin maaşlı memuru olan Diyanet Başkanı, müftüler, imamlar, vaizler bu konuda konuşmaya korkuyor.
Çağdaş düzen kadında cinselliği ön plana çıkartıyor.
Çağdaş zihniyet iffet ve namus değerini marjinal hale getirmiştir.
Birkaç gün önce internette okudum, adamcağız kendisini aldatan karısıyla ilgili olarak “Karım şu anda aşığını eve aldı, takibat yapılmasını istiyorum” diye polise müracaat etmiş. Polisin cevabı şu: “Zina suç değildir, biz karışamayız, takibat yapamayız…”
Yahu şu Müslüman memlekette ne hallere düştük!
Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkar!..
Kemalistlere soruyorum:
Sizin o bayıldığınız Atatürk devrinde zina suçtu, şimdi niçin yine öyle olmasını istemiyorsunuz?
Karısı dostunu eve alan adamcağızın hikayesi bitmedi. Karısına “Bu gece mesaiye kalacağım” demiş, evi gözetlemeye başlamış. Karı aşığına haber vermiş, içeri almış, zina yapmaya başlamışlar. Adam bu sefer polise “Evime girip mesken masuniyetimi ihlal etti” diye müracaat etmiş, polis bu müracaatı kabul etmiş, karıyı ve herifi çıplak yakalamış… Ben eminim ki, karı ve dostu yine paçayı kurtaracaktır. Kadın “Ev kocamla müşterektir, benim de bu meskende hakkım var, arkadaşımı çağırdıysam kime ne?..” diyecektir. Zaten kadın yeni Ceza Kanununa göre suç işlemiş değil, sadece zina yaptığı erkek gözaltına alınmış, o da mesken masuniyetini ihlalden…
Bu memlekette on milyonlarca Müslüman var ama büyük kısmı şaşırmış, sersemletilmiş, uyur gezer vaziyette. İslami değerleri koruyamıyorlar, haklarını arayamıyorlar.
Müslüman gazetelerin yukarıda anlattığıma benzer haberleri manşetten vermeleri, siyasi iktidar üzerinde baskı yapmaları gerekmez mi?
Böyle bir baskı olumlu mu olur, olumsuz mu?.. Elbette olumlu, hayırlı, faydalı olur.
Çağdaşların hali malum… Başörtüsü konusunda Nuh diyorlar, peygamber demiyorlar… İş dekolte seksi kıyafetlere gelince en ufak bir tenkit ve uyarıyı kabul etmiyorlar.
Çağdaşlara sesleniyorum:
Kadın hakları diye feryat edip duruyorsunuz ama devletin TC’li resmi vesikalarla serbest fuhuş yaptırmasına ses çıkartmıyorsunuz. Bu suskunluğunuz sizin için büyük bir ayıp ve yüz karası değil midir?
Açık saçık dekolte kıyafetlerin cinsel tacizi kamçıladığı ve teşvik ettiği gerçeği çok açık, çok seçik, inkar edilemez bir gerçektir. Bunu iyi niyetli geri zekalılar bile kabul ve teslim eder.
Mehmet Şevket EYGİ

http://www.milligazete.com.tr/makale/dekolte-kiyafetler-cinsel-tacize-davetiyedir-196504.htm

« Older Entries